Avuçlarında k(an)/Parmaklarında gül
Ben sardunyayım oysa ...
Apak düşlerin sevdalısı olmayı bıraktığımdan beri
Gecenin aysız bir vaktiyim
Kursağıma çöken
Kokuşmuş duyguların mumladığı
Dingin kelimelerle oynamayı hiç öğrenemedim ki
Heybesine erinç devşiren iki düş yolcusuyuz
Ax, eksik cümlem
Ceplerimi korkularla doldurduğum bir vakitti
Kalem rızkını ararken anne göğüslerinden
Kırmızı'nın dişlerinde
Kaçıncı celsede olacaktı mısraların
İnanmıştım
Kıyamazdım
Bir öksüzlük daha görmesin
Onca söz cümbüşünün arasında
Etek dolusu hüzünlerimizi sunduk karanlığa
Ki ezeli yalnızlığımıza ezber edemediğimiz
yüzler gelip geçti içinden
Hatırlatma!
Hakikat tek kurşunluk
Ona sıkılan bir armağan olarak aldım ellerini
Pencerene bak
Mor sardunyalar ektim toprağına
Envai çeşit acının toynakları gezinir üstünde
Altında haz
Bu yüzden bahar dalları
Düşte şıvgınlarını verir bize demet demet
Bil ki
Uzun yolculuğumuzda
Şarapla değil
Bakışlarımızı yaladığımız sarhoşlukla eğleşiriz
Sabah ışıkları düşerken Sülüklü Han'a
Kadim tahta kapıyı gıcırdatan eller
Kahveyi sunar
Sürgülenir mekan dudaklarımıza
Elanın yeşilin etrafında pergel gibi dönmesine
Bahçeye sadık kedi gözleri şahit olur
Günah evirip çeviremez ruhumuzu
Yalansız dolansız oturduğumuz avluda
Ax, gecemin kıvırcık pürçeği
Kıyıya vuran tüm sahnelere dönüyorum sırtımı
Kedimi, şiirlerimi, şalımı, yastığımı
Kırkıma alâmet "Fragmanları"
Şehrin kimliğime kestiği sanılan ağrımı,sızımı
Tövbenin tuzuna bastığım ne varsa
Yükleyip kanatlarıma göçüyorum
Kum kırlangıçlarıyla
Boynuna sevda dolanmış nehrin avuçlarındaki cennete
Hevsel'e konuyorum
Köprünün on gözünde coşkun Dicle
Peygamberler, azizler, havariler dokunmuş kıyısına
Bizim gibi
Yalnızlığını, geçmişin yorgunluğunu
Nil gibi bereket taşır kutsal topraklara
Ağzında hayırsız bir çığlık
Yanık yürekler bunlar pürçeğim
Küllerini aşılar
Kırklar Dağı'nın eteklerinde
Tozlaşan gelinciklere
Anaç bir rüzgâr tutar şehrin kalbini
Biz birbirimizi
Feyza
Benim senle alıp veremediğim yoktur Afitap
Tanımam etmem seni
Sadece iyi gidersin diye dahilsin şiire
Hem ne diyeydim Ayşe Fatma mı
Ya da Mualla mı
Onlar da güzel isim ama
Sen gibi cuk oturmuyor şiire
Sen konu dışısın yani
Ve an itibariyle ne diyeceksem
Elimdeki aha şu kadehe hitabendir
Üstüne alma sen
Boş laf de geç
İşin aslı Afitap
Koskoca yalandan ibarettir koduğumun hayatı
Çünkü
Bugün olanlar dün yoktu
Dün olanlar bugün yok
Yarın kim öleee
Kim kalaa
Bazıları zaten konu dışı
Zaten ben ne dündüm ne yarın
Kâh eloğlu
Kâh yancı kâh kıyı köşe
Hep ecnebi
Hep üçüncü mevki
Hep birinci kadük şahıs anasını satiim
Bütün mesele
Asla unutmam
Hep yanında olacağım deyip de
Hiç olmayanlardır Afitap
Dikkat et
Güvenme sakın onlara
Yani bana
Uzak dur benden yani
Bir de
Bir daha mı
Allah yazdıysa bozsun deyip deyip
Çat kapı karşına çıkanlar var ki Allah muhafaza
Bez oyuncak misali oynar seninle onlar
Ya da ne bileyim çamurdan heykel gibi şekilden şekile sokar
Ne yapsan ne desen üç rekat nafile
Şarkının da dediği gibidir aslında
Hayat bi'yerde Afitap
Ya içindesindir çemberin
Ya dışında yer alacaksındır
Lakin
Ne içindesindir ne dışında zamanın
Öööyylece
Sap gibi ortadasındır yani
Gel gör ki can çekiyor işte Afitap can çekiyor
Ve ister istemez kıpraşıyor insanın şuraları
Sonra olmayınca hiçbiri
Durup durup can çekişiyor can
Gel de çık işin içinden Afitap gel de çık
Gel de ayyaş olma soktuğumun kainatında
Bir yanın kıyamet
Bir yanın sur
Ne nefsi müdafaa
Ne ölü taklidi kâr
Kısacası Afitap
Bitmez görünen bazı şeyler
Festival filmi gibi
Donuk sönük durağan sonla
Kısa film tadında bitebiliyor bir çırpıda
Fonda alakasız müzik
Fonda dağ bayır ot kumsal
Fonda tutuşan pişmanlıklar
Alevlenen kahır falan
Akılda
Olur mu
Başlar mı
Yine yeninden halüsinasyonları
Neyse boş ver sen bunları Afitap
Madem dahilsin artık sen de şiire
İyisi mi
Rakı koy da iyice dibi boylasın umudumuz
Elini korkak alıştırma haaa
Dibine kadar doldur
Ben açarım Müzeyyen annemden
Bir İhtimal Daha Var O Da Ölmek Mi Dersin'i
E o zaman hadi yarasın
...
Yas tutmak geliyor içimden;
Yaş aldıkça siliniyor anılar zihnimden.
Yirmi iki yaşında bir ihtiyarım ben;
Yirmilik bir delikanlı gibidir, dertten sıyrılırsa bu beden.
Fani dünyada yaş almadan yaşlandı Furkan.
İçimde bir his yatar ki: Ben en az beş bin yıllık bir taşım;
Bugünlerde dert ile hemhâl olmuş başım.
Sanki lime lime edilmiş, parçalanmış bağrım;
Kaç bin sene daha devam eder bu dinmez ağrım?
Ben sevmeden ve sevilmeden yaşadım;
Kendime dipsiz dünyanın cehennem zindanında bir aşk aradım.
Gökte herkesin sevgilisi olan Güneş,
Yüzün varsa karanlıkta bıraktığın bu adamla yüzleş!
Binlerce yıl soğukta yanan bir alev misalidir yüreğim...
Ben soğukta soğuğa bağlanarak çıktım bugünlere;
İstemem, gerek yok sizin pasaklı fikrinizden doğan öğütlere!
Ruhum bedenimden yaşlıdır, o kadim bir efsanedir bilene;
Benzer yüreğim her mevsim yemyeşil bir çimene.
Gitme demem baştan yolun sonunun bozuk olduğunu bilene,
Dur demem ayrılık getirse bile yaklaşan trene,
Aldırmam o trenden adımı sayıklayıp inene.
Ben boşlukta var olmaya çalışan bir sicim kadar toprak gördüm;
O toprağa bir parça su döküldü ve çamur oldu,
O çamurdan bir insan doğdu, şu fani dünyaya kondu.
Çamurdan toprağa bir yolculuktur hakikat;
Sor, sana anlatsın bu sırlı yolculuğu bize sır olan kâinat!
Ben binlerce yıl öncesine kadar giderim benliğimde;
Kararır sayfalar kederimi hayat kalemiyle çizdiğimde.
Hovarda ya da gamsız biriymişim sizin demenizle gençliğimde,
Oysa gözyaşları saklıdır kalbimden ördüğüm mendilimde...
Bak, çocuk olmak ne güzel olurdu büyümek olmasa!
İleriye koşmak, atılmak güzel olurdu zaman peşimizden koşmasa!
Ve çocuklar, bütün çocuklar özgürce oyunlar oynasa...
Ben yorgun bir ruhu olan beş bin yıllık bir taşım,
İnsan denen mahlukatın elinde ziyan olmuş bir ayyaşım.
İçime akar, hiç durmaz kanlı gözyaşım.
Ey bu şiiri okuyan arkadaşım!
Ben esasen sana kendimi tam anlatamadım,
Şöyle yağmur misali ağlayamadım...
Ben de sizler gibi görünmez bir karanlıktayım;
Ne yaptımsa ışığı insanlık için kazanamadım.
Şimdi fırtınalı bir gecede, kıyıdan uzak okyanustayım.
Duyulmaz mı binlerce yıldır haykırışlarım?
Hiç dinmez mi sıkıntılarım?
Tıpkı ben de sizin gibi bir avuç insan yüzünden yaşayamadım,
Onlarla savaştım ama yenmeyi başaramadım.
Bu savaşta tüm insanlık zalime "dur" demeli, hatırlatayım!
Ey kendine merhameti yakıştıran,
Gönlünde vicdanı barındıran,
Sert dolu yüreği kelam ile yatıştıran!
Emin ol, kurtulacağız bu alçakça saldırıdan.
Şimdi bir umut yeşermeye başladı:
Ben ki beş bin yıllık taş olmaktan uzağım artık.
Yüreğimde bir umut, şimdi güzel günlere bir kapı açtık.
Kötülüğü kalpten silip dara astık,
Toprağa kendinden emin adımlarla bastık,
Hep beraber el ele güzel günlere baktık.
Bahane âlemin devrinden
banane buzulların yokolmasından
kuzey kutbundan
kutup ayısından
doların yükselmesinden
borsanın düşmesinden
banane, dünyanın yedi harikasından!
Bir an nazarın temas etse çeşm-i virâneme
ağyar gölge edemez üstüme
hançer gibi saplanır kaşların yüreğime
gözlerindeki parmaklıkların hapsini
değişmem iki cihan servetine
Atlarım aleve İbrahim'in cüretiyle
nârın gülşen olur gönül evime
ne yezidin kılıcı korkutur beni
ne boyun eğerim firavuna
zülfikar senin kınındaysa
katre içsem ab-ı kevserinden
razıyım bir ömür aşk orucuna
Uzatır boynumu İsmail'in teslimiyetiyle
sırattan geçer gibi
geçerim kalbinin kılcallarından
koparır yasak meyveyi
içerim gönül mahzeninden sunduğun badeyi
değecekse bir an nefesin nefesime
Kaderin kordonu nakletmiş gönlümü
Züleyha'nın Yusuf'a olan aşkı bu
urban giydirsen samur kürk olur üstüme
teğet geçirir bin bir alemi
kalbin ırmağından akan can suyu
haydi yakîn ol bana ebrehe değilim ki
yenilgi ahrazı yetim kalbimi
taşlatma ebabil görünen kuşlara
Şu eğreti ruhumun söküğünü
yama et de nazarına
al Musa nın asasını
vur nefsime haşmetle
devir hayırsız putlarımı
kopar paslı prangalarımı
Üfle çerağın narına
ateşle içimdeki koru
bir nefeslik an değil mi vuslat
haydi külümden anka doğur.
Bir şekilde meramımızı anlatmak değil mi zaten, İbrahim.…
Bir şekilde meramımızı anlatmak değil mi zaten, İbrahim.
anlatmayı dert edinenler için?
Yazmak…
İstemsizce bile olsa yolu kaleme düşenlerin,
yaralarını tımarlamak için son çaresi ve
son kalesi...
Kan kaybından
ölmek ile ne farkı var ki yazdıklarının boşa gitmesinin?
Boşa akan kan gibi akıp gidiyorsa kelimelerin,
“Dur!” demezse
birileri bu akıp giden cümlelere,
anlamazsa ya da anlamak istemezse ruhun can çekişir…
Göz göre göre ölüme terk edildin demektir.
Yaşam ünitesinin fişi çekilir; beyin ölümün
olmasa da
ruh ölümün gerçekleşir...
Organ yetmezliği gibi, anlam yetmezliğinden ölmüş
derler ardından, İbrahim.
Zaten sorun da tam da budur...
Kendi içimizde kendimizi arayışımız sürerken.
Yazmak...
Ortak etmektir başkalarını, içimizdeki sesin bize “Vakit
geldi...” deyip sûra üflemesini.
Ya da Mevlâna’nın “Gel, ne olursan ol,
yine gel...” demesini...
Yazmak…
dokunmak demektir başka bir gönüle.
Belki de yaralı o yere.
Ya da kusmaktır anlamsızca, beyin rahiyalarının
anlamlandıramadığı gecelerini...
Yazmak,
belki yeniden yaratmak kendimizi...
Belki görmediğimiz anne şefkati, belki baba
gölgesi...
Yazmak, yeniden yazmak hikâyemizi.
Belki bir haykırış, belki bir yakarış,
belki de karış karış karışmaktır
harflerin arasına.
Yazmak.
Belki bir cümleden ders almak,
belki bir kelimeye saygı duymak,
belki beyaz kâğıt ile kalem arasında kaybolmaktır,
İbrahim...
Belki yeniden doğmanın sancısı, belki de yolcu
olduğunun farkına varanların hancısı...
Yazmak...
Belki sözlerimizin senedi, doğruluğu,
belki her satırın arkasında durma zorunluluğu...
Bazen bir yemin, bir ant içiş; bazen bir “hû”
lafzında
can veriş.
Bazen bir nakarat arayışı,
bazen “İşte oldu bu.” kavrayışı...
Yazmak;
bazen yaşama sevinci, bazen hayata dokunmak...
Gerçekten çok mu önemli okunmak ya da okunmamak?
Bazen sırlarımızı gömdüğümüz yer...
Bazen alın terimiz...
Bazen gurur... bazen de onur.
Bazen nimet, ekmek gibi...
Yazmak... bir ömre sığmayacak kadar anıtsal...
Kanımızı akıtmak kadar kutsal.
Yazmak...
Hayatı yazmak... tırnaklarınla kazımak, İbrahim...
Yılmaz Tizgöl
13.05.2026
Nijni Novgorod
I.
Sokak lambasının sarı ışığına asılı kalmıştı sesin,
"Üşüyor musun?" dedim.
"Yalnızlıktan" dedin,
Gözlerin bir sahil kasabasının son trenini bekliyordu sanki.
Geç kalmıştık her şeyi konuşmaya,
Erken gitmelerimiz gibi.
– Hatırlıyor musun, aşıklar istasyonunda çekirdek çitlediğimiz o günü?
– Unutulur mu? Güvercinler bile bizimle rüzgâr ölçüyordu.
– Şimdi o güvercinler nerede?
– Göçtüler Afitabım, kimisi başka bir topraklara, kimisi içimizdeki kışa.
Ellerin vardı bir zamanlar, ellerimden başka vatanı olmayan,
Şimdi hangi cebinde saklıyorsun o eski sıcaklığı?
Biliyorum, rüzgârın önüne kattığı bir yaprak gibiyiz artık,
Ne yönümüz belli ne döneceğimiz dal.
Yine de bir fincan kahvenin hatırına değil,
Gözlerindeki o eski tını hatırına,
İyi ki geçtin ömrümün kıyısından...
– Hâlâ sever misin yağmuru?
– Severim, ama şemsiyesiz çıkmam artık kabuklarıma. Ya sen?
– Ben hâlâ ıslanmayı bekliyorum, bilerek ve severek sırılsıklam olmayı.
II.
Böyle işte Afitabım...
Bir varmışız, bir yokmuşuz demeye dilimde varmıyor.
Hâlâ içimde,
Hâlâ seninle dinlediğim o eski şarkının tam ortasında (Balmorhea'nın Remembrance adlı şarkısı)
Aradan kaç mevsim geçti saymadım,
Belki takvimler yoruldu, belki bir ömür tembellik etti.
Bir sabah uyandığımda, aynadaki yüzümde senin gülüşünün izini aradım,
Çok aradım hemde
Buldum da.
Kırışıklıkların arasına saklanmış o inatçı kız,
Hâlâ aynı sokakta güzelliğine güzellik katma peşindeydi sanki.
– Hiç özlemedin mi beni?
– Özlemek ne kelime, her köşe başında karşıma çıktın.
– Nasıl yani? Görünmez miydim yoksa?
– Görünmezlikten değil Afitabım, buralar hep sen kokuyor hâlâ; her çay bardağının tabağında bıraktığın o yarım tebessüm gibi.
III.
Zaman dediğin iki trenin teğet geçmesiymiş meğer,
Pencereler buğulu,
Yüzler silik,
Garları unutulmuş bir coğrafyada... Sen ve ben..
Biz o trenin en arka vagonun,
Biletsiz ve arafta kalmış yolcularıydık.
Sen camdan dışarıyı seyrederdin,
Ben ise senin camdaki yansımanı.
– Hangi istasyonda indik hatırlıyor musun?
– İndik mi ki? Biz hâlâ hareket halindeyiz sanki.
– Öyleyse neden bu kadar yorgun tekerleklerin sesi?
– Raylar eskidi bizden habersiz, hepsi bu... Afitabım
Hâlâ bir yerlerde eksik bırakılmış cümleler biriktiriyorum senin için,
Günü gelip de karsız bir kış günü karşılaşırız geri diye.
Gözlerinde yine o eski deniz feneri yanar mı?
Bana karşı bilmem,
Ama bil ki;
Vardı bir zamanlar bir sevdiğim diyeceğim zaman,
Ve hâlâ adını geçirdiğimde mısralara,
Gökyüzü biraz daha mavi,
Dünya biraz daha katlanılır oluyor...
– Benim için.
Yandım — ama kül olmadım.
Çünkü cehennem,
bir yer değil, bir hatıradır.
Adımlarım yankılandı taş dairelerde,
her yankı bir itiraf gibiydi.
Suç, artık bir eylem değil,
bir düşünceydi yalnızca.
Aşağıya indikçe,
ışık azalmadı — anlam azaldı.
Ve karanlık, beni korkutmadı artık,
çünkü ben de karanlığın bir parçasıydım.
Virgilius sustu;
rehber artık içimdeydi.
Her günah, bir metafordu —
her alev, bir hakikati aydınlatıyordu.
Gördüm:
Tanrı cezalandırmaz,
insan kendi ateşini taşır yanında.
Bir gözyaşı, bir yıldız kadar sıcaktı orada.
Ve ben anladım:
Cehennem, Tanrı’nın gazabı değil —
hakikatin ağırlığıymış.
Yükselmek istedim,
ama merdiven yoktu.
Sadece bir söz kalmıştı duvarlarda:
“Kurtuluş, kendini yakabilenler içindir.”
Sinan Bayram
Bilmezmiyim
Ne fenadır o böbrek ağrısı
Sancılar içinde unutmak
Bembeyaz ışıklar altında
Bir sigara daha içebilmek için beklemek
Iki tüp serumun bitmesini
Sen olsan
Başımı yasladığım sedyeden doğrulup
Acımı bıraksam kollarına...
"Sin,Mim,Ye"
13.08.2021
Esenler
çölde açan çiçeğin
kıtlık korkusu gibi
kurak ve yokluk
güncelerini
örüyor
zaman
uykuyla uyanıklık
arasında gidip
geliyoruz
şöyle
bir içimi yokladım
delişmen taylarını yitirmiş
öksüz bir meranın
avazı gibi
yırtınıyor
aydınlığın
yüzü düşmüş
her gün biraz daha keskinleşiyor
karanlık
düşünüyorum
yaşamın çıkmazlarında kılçıklı buğday
kolay lokma yok
ve
ben çok yorgunum
tanrım
kuytunun beklediği ışık
ölünün beklediği yas
hastanın beklediği şifa
oysa
suyun yüreği tunçtan
kızıl bir türküye uyuyor
evren
kimse
bilmiyor tüm zamanlarda “abbas yolcu”
tüm hayaller kıyamet muştusu
tüm hüzünler rüzgâr üfürüğü
anlamıyorum
hâlâ niye ağlıyor
içimdeki üzgün
sarmaşık
ruhumda çılgın seyir
döne döne tükeniyor aşk
dilimin ucunda yırtık gazel
göğsümde bidünya mai gök
sırtımda gümüşten mızrak
,
-biliyorum
-biliyorum tanrım
insan mezara konmadan uçamaz ki…
firuzem
22-11-2021
Güvenilir insan
çok şey bilendir,
ama her bildiğini
söylemeyendir.
Bir sır bırakılır ellerine,
emanet bilir.
Diline gelen sözü
yüreğinde susturur.
Çünkü bilir:
Her gerçek
söylenmek için değildir;
bazı hakikatler
korunmak içindir.
Duyar,
ama taşımaz sözü.
Görür,
ama anlatmaz gördüğünü.
Bir insanın yarasını
kalabalıklara göstermez.
Onun sözü emanettir,
dili kilit,
sessizliği
güvenin en ağır biçimidir.
Çok şey bilmek
hüner değildir.
Asıl hüner,
bildiğinin yükünü
başkasına bırakmadan
taşıyabilmektir.
Çünkü sır,
sahibine emanettir;
emanet ise
korunur.
Güvenilir insan,
bildiği her şeyi
unutan insandır.
Ve insan bazen,
söyledikleriyle değil,
sustuklarıyla
kim olduğunu gösterir.
Muhsin Yener
bana ne güneş doğduysa
gün ağardıysa
anlamı kalmadı
benim güneşim battıysa
hep yarınlara kalan hayaller
ertelemeyle geçen vakitler
hayatımdan süpürülüyor
geçen anılar, süreli saatler
hataysa hata
canımı acıtsa da
ben sendeyim hala
beni unutma unutama
bir güneşim vardı
sabahları ekranıma doğardı
hayat onunla başlar
akşamına özlemi basardı
çok özledim
özledim seni bile diyemedim
derdimde sensin devamda
eminim ben davamda
sen beni unuttun ama
unutmam ben iki cihanda
aklım hep o eşsiz yarda...
KİMSENİN YAPTIĞI YANINA KALMAZ:
Kendinden başkasını beğenmez,
Lafa gelince mangalda kül bırakmaz,
İcraata gelince kötülükten iyiliğe zamanı olmaz,
Yüzünü tükürsen utanmaz,
Doğru söylesen inanmaz,
Kimsenin yaptığı yanına kalmaz...
Ortalıkta pişkin pişkin sırıtır,
Herkesin yüzüne güler, arkasından konuşur,
Eksik aramakta üstüne yoktur,
Bulduğu her eksiğe sevinir,
Dünyalık için Allahı unutur,
Kimsenin yaptığı yanına kalmaz...
Fakiri hakir görür,
Öksüzü-yetimi küçümser,
Zengini dost sanır,
Garibana gelince hayıflanır,
Kodamanları görünce ne yapacağını şaşırır,
Kimsenin yaptığı yanına kalmaz...
Mazlumun ahını alma,
Kimsenin namusuna dil uzatma,
Yaptığın herşeyi unutma,
Bin düşün bir konuş, utanma,
Sende toprağa gireceksin, gururlanma,
Kimsenin yaptığı yanına kalmaz...
Kısa metraj bir uyanış
Tenime senden
Başka sabah değmiyor
Rüzgârın omzunda çoğalan
Bir fesleğen vaktinde
İçime yürüyor nefesin
Bana kokunun sindiği
Bir gök bağışla
Kokunu soluyarak uyanmak istiyorum
Kokundan ötesi sarhoşluk
Kabuk değiştiriyor
Yüzümün mevsimleri
Yumuşasın taşlar
yönünü unutsun sular
ilkbaharı yeniden öğrensin topraklar
Adsız bir çağın
İlk sabahına uyanır gibi
Teninle açılsın gök
Külü kandille
Taşı yağmurla
Göğü rüzgârla ovuşturuyorum
Ben bu teslimiyeti
Anlatamıyorum
Sus...
Dağlar
Gölgesini bırakıyor
Irmaklar
Kaynağını
Ben
adımın sevdasını
Hiçbir dirilişe sığmıyor
Bu uyanış
Sus.
Kokundan önce
Yön bilen pusula yok.
Sus.
Kokundan sonra
çiçeklerin adı değişiyor
Sus.
Kokuna varınca
İçimdeki bütün kapılar
Aynı yöne açılıyor.
Dokun
Sen benim tenime sinen gölgenle
Kemiklerimin yerini değiştire değiştire
Sokul
Kokun karışıyor kokuma
Senden kalan duaların buğusuyla
Sen kokuyor tenim
Yaklaş...
Sırtımın ortasında
Yanan bir kandil var
Alevini
Ne rüzgâr eğiyor
Ne zaman
Bedenim sana tapınak
İçimde
Taştan bir minberin gölgesi
Kokunun secdesinde
Kemiklerim ışığı öğreniyor
Taş duvarlarımın arasından
Aşk
Kendi ezanını okuyor
Dokunmanın ötesinde
Ateşin engebeli yolları var
Bir kapı
Bir kapı daha
Açılıyor sana
Bıraktığın zelzeleyle
Yeni bir yerküre kuruluyor.
Sus. şimdi...
Kokunla çoğalan geceme
Hiçbir mevsim yetişmiyor.
Ötesi
Kıyamet
Kandiller
Geceyi tütsülüyor
Alevi nasıl
Kendi yağını içerek yaşarsa
Ömrümü yakıyorum kokunda
Dudaklarından önce
sus yüklü cümle yok
Dudaklarından dudaklarıma
mor güller bağışla
_beyhude/Niyeti bozma saatlerinden...