D
@Doğa Ulaşmaz
1 ay
Melisa'nın Yanına
Kıymetli Şairler,…
Kıymetli Şairler,
İlk kez bir şiir yazıp yayınladığım geceyi dün gibi hatırlıyorum. O şiirin öznesi o günden bu yana hiç değişmedi. Her bir şiirde ucundan da kıyısından da olsa, 2. tekil şahsa dokunmuşumdur. Ya da başka bir deyişle, ucundan kıyısından hissettirmiş olsam da aslında şiirlerim hep "sen" üzerinden şekillendi.
Okuldayken, daha küçüktüm o zaman tabii, edebiyatla tanışmadığım bir zaman diliminde şiirlerin ilgimi çekmediğini düşündüğümü hatırlıyorum. O zamanlar "şiir", özelliklerini ezberlemem gereken bir türden ibaretti. O yaşta bir çocuğa anlatılamaz bir derinlik içerdiğini çok, çok sonradan öğrendim. Bence bunu öğrendiğim gün, "edebiyat"ın eş anlamlısının "yazın" olduğunu öğrendiğim gündü. O anı çok net hatırlıyorum. Türkçe öğretmenim söylemişti tüm konferans salonunda o zaman bunu. Şimdiyse bulaşık yıkarken, uyumaya çalışırken, yolda yürürken kafam kendi kendine dizeler yazmaya başladı. °○°
Zaman geçti, ben hayatın hatırladığımdan daha sıkıcı olduğunu deneyimledim. Okul, arkadaşlar, sohbetler, hatta tatiller bile yorucu olmaya başladı. En çok da kendim. Kendim, beni o kadar çok yoruyordu ki...
Çok önce söylemiştim, benim amacım 2. Tekil şahıs ile kendimi anlamaktı. Kendim benim için hala en karmaşık yapboz. Üstelik parçaları da öyle garip ki. Tüm bu karmaşanın içinde şiirler benim kendime verdiğim bir molaydı. Elime sodamı alıp bu balkonda az yazmadım...
Arkada hep o tanıdık çalma listesi... Ahmet Haşim'in şiir için "...musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın ortaklaşa bir dildir." dediğini duyduğumda ona hak vermiştim. Gerçekten bazen öyle duygular yaşıyordum ki, kelimeler bunları anlatabilmenin yanından bile geçemezken müzik beni o duygunun sokakları arasında dolaştırıyordu.
Yazarken kendimden beklediklerimin ağırlığı, önümde hatalarımın görünmez setleri vardı. O zamanlar o engelleri kendimin yerleştirdiğini göremiyordum tabii. Sanırım ben de büyüdüm. Bazı şiirlerde kendimden koşarak kaçmak istediğimi görebilirsiniz. Ne kadar uzakmışım kendime, kendimin en büyük yanılgısıymışım. İnsanın "değerinin" ölçütü olduğunu düşündüğüm zamanlarda benim de birilerine "değerli" olduğumu kanıtlamaya çalışmamın göstergesi olarak yorumluyorum bu dizeleri. Böyle bir şeyin mümkün olabildiğine nasıl inanmıştım? İnsan zihni nasıl bir baskı altında bu şekilde düşünebilirdi? Ve bu baskının kaynağının kendisi olduğu yanılgısına düşmesi...
Bugüne kadar hiç nesir şeklinde yazıp yayınlamadım. Bunun bir sebebi, imge kullanıp netlikten uzaklaşarak duygularımı daha iyi anlatabildiğimi hissetmemdi. Aslında derinlikli konular hakkında yazmayı, konuşmayı çok severim lakin bunu şiirlerimi konu alarak yapmak istemediğim bir şeydi. Şiirlerimde işlediğim birçok konu hakkında saatlerce konuşup, sayfalarca yazabilirim ancak bunu şiirlerimi direkt odağıma alarak yapmak şiirlere ihanet ediyormuşum gibi hissettiriyor. Yazarının aklından geçen her şeyi anlayabildiğin şiir olamaz ve olmamalıdır çünkü hepsinin yarım bir hikayesi var; her bir dizeye anılarımdan, duygularımdan ve düşüncelerimden biraz biraz katarım. Ama böylesine duygusal ve musiki bir konuyu, açıklık getirmek istermişçesine bir yazıya konu etmek, tam da şiiri şiir yapan şeye ters düşer diye düşünüyorum. Kullandığım ve kapalı olduğunu düşündüğüm imgeleri çoğu zaman daha açık ve net bir şekilde anlatmak istediğimi hatırlıyorum ama akış için bunu yapmadım. Çünkü bir şarkıda en çok yüreğimize dokunan yer; bence kelimelerin rolü enstrümanlara, seslere, duygulara bıraktığı yerdir.
Öyle çok konuştum ki, sabırlı şairler, bu yazının yazılma amacını unuttum. Ben bir yolculuğa çıkıyorum. Maalesef şiirlerimi yanıma alamam. Doğa'yı yanıma alamam. Daha önce de söylediğim gibi, doğa olmayı seviyorum. Doğa içimizde. Doğa bir arka plandan, güzel manzaralardan, kuş cıvıltılarından ibaret değildir. Yaptığınız her şeye biraz doğa'yı katın lütfen. Doğa'nın hiçbir zaman fiziki bir bedeni , düşünceleri, şiirleri olmadı. Doğa yanınızdan geçen bir yabancı, camınızdan damlayan bir damla, çocuğunuz sizin için yaptığı, kenarında o yarım güneş olan o resim, kendinizi aynada görüp ne kadar anlayışa ihtiyaç duyduğunuzu hissedip kendinize bahşettiğiniz o buruk tebessüm, size benzediğine inandığınız birini görünce gelen "acaba beni anlar mı?" umudu, bir Sezen Aksu şarkısı (tercihen Rumeli Havası :)), ne zaman risk almak istemeseniz izlediğiniz o tanıdık film, lisede koridorlarda bakıştığınız o çocuk, sonunda her günü sadece bir "alışkanlık" olduğu için devam ettirdiğinizi fark ettiğiniz o kıymetli an, ergenken "acaba beni düşünüyor mudur?" diye uyuyamadığınız ve dönenip durduğunuz o gece, bir amaç uğruna emek verdiğinizi bilmenin getirdiği o özgüven ve yeterlilik hissine eşlik eden "daha yolumuz var" umudu, Frodo' yu her düştüğünde kaldıran Sam olmanın ne kadar yorucu olduğunu anladığınız o an (Ve aslında hem Frodo hem de Sam aynı kişiymiş.), kahkahalara boğulmuş sevdiklerinize bakarak minnet duyduğunuz o an, soğuk bir kış günü yaşlı bir beyefendiden sıcak bir şapka selamı almak, günbatımında bir bisiklet yolculuğu, hayatın dopdolu olduğunu hissettiğiniz ve tüm sıkıcılığı bir anlığına bıraktığınız o an, ve tabii ki tüm o sıkıcı ev işlerini yaparken daldığınız düşünceler, yorucu bir geziden sonra kendinizi yatağınıza bıraktığınızda gelen tanıdık güven ve rahatlama hissi, otobüsteki o kızla bakışmalarınız, size çok farklı gelen bir düşünceyi anlamaya çalışmanız, küçükken bacaklarınız havada koltuğa tepetaklak yattığınızda annenizin "Beynine kan gider!" diyerek size düzgün oturmanızı söylemesi, artık gitmeniz gerektiği için yıllarınızın geçtiği o yeri terk etmek, çok eskiden dinlediğiniz o şarkıyla tekrardan denk gelmek, hiç yaşanmamış o aşklar, zorlanmanıza rağmen vazgeçmediğinizi bilerek hissettiğiniz o gurur, edilen tatlı veda anlarında ne yapacağını bilememek ve sevdiceğinin (ne kadar güzel bir kelime) yüzünü izlemek... Kısacası Doğa, her yerdedir. Doğa, her yerdedir. Aslında bu ikisi bir tür parça-bütün ilişkisi içerisindedir.
Doğayı gözlemlerseniz; sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan, "kendinin en iyi versiyonu" olması gerektiği hissettirilen, "ters" giden en ufak şeyde küplere binen, sürekli geçici şeylere tutunan, "esas sıradan halkın her gün yaptığı ufak şeylerin kötülüğü dizginlediğini" unutan bizlerle en büyük farkı, hiçbir yere ulaşmamasıdır. Doğa için yolculuk; döngünün bir parçasıdır, varılacak bir yer veya daha "iyi" bir benlik (eğer varlığından söz edebilirsek) değildir. Kuşlar göç eder ve zamanı geldiğinde geri döner. Kuşların göç etmesinin sebebi yaklaşan mevsimde bulundukları konumun onları için uygun olmamasıdır. Sürüngenlerin deri değiştirmeleri, eski derilerinden kurtulma zamanı geldiği içindir. Suyun sürekli akmaya devam etmesi onun Doğa'sıdır. Doğanın tahammülü vardır, çünkü dengede meydana gelen dengesizliklerin aslında dengeyi dengelediklerini bilir. Dengesizliklerin bile bir dengesi vardır eninde sonunda. Doğa felsefesini bize kelimelerle anlatmaya ihtiyaç duymaz, onu doğrudan gösterir. Doğanın fiziki bir bedeni yoktur. İhtiyacı da yoktur zaten. Doğa; tüm bu düzenin, varlığın güzelliğinin, içimizdeki o sebepsiz mutluluğun, sevdiğimiz birine baktığımızda hissettiklerimizin, bir kedinin başını okşadığımızdaki o küçük tebessümün içindedir görebilene.
Bence insanın doğayı izlediğinde fark ettiği şey, en çok ihtiyacı olan şeydir. Ben doğanın geniş zamanda ulaşmamasını gördüm. Belki de benim ihtiyacım olan, kendimi bir yerlere gelmeme gerek görmeden bu halimle yeterli görebilmekti.
İşte sırf bu yüzden sizlere veda etmek istedim. Şiirlerimi açıklamak için değil, belki de her vedanın biraz da edebi bir yönü olduğundan. Bir düşünsenize, müzik bile vedaların hissettirdiklerini hissettiremiyor insana. Veda etmek; şiirden, musikiden de öte bir şey olmalı herhalde.
Beni buraya belki de şuan bu yazıyı okuyanlar arasında olan biri çağırmıştı. İlk başlarda tereddütlüydüm, şimdiyse burada da iyi ki "Doğa" olmuşum diyorum.
Ve sen, sen benim hiç veda edemeyeceğim o güzel ruh... Sen şiirlerimde kimi zaman ışıklı suyun duvara yansıması oldun, kimi zaman duvarımda ismi yazan... Sana da bir paragraf açmam gerekiyor. Muhtemelen benim yazdığımı, senin de o şiirlere konu olduğunu bile bilmiyorsun. Sana söyleyeceğim tek şey, Cem Adrian' ın sesinden "Ben Seni Çok Sevdim" i, bir kere, kendini benim yerime koyarak dinle. Kim bilir; belki bu şarkı bir gece yolculuğunda, az ışıklı bir yolda karşına çıkmıştır. Tam da kendime, senin benim için ne olduğunu sorduğumda...
Ve evet, sevgili şairler; sözü uzattıkça uzattım. Dediğim gibi, yolculuğumda şiirlerim benimle gelemez. Şiir yazmaya devam ederim belki, ama sanırım artık kimsenin okumayacağı defterime, kurşun bir kalemle;
kalemin kağıda sürtünerek çıkardığı sesi dinleyerek, kağıdın o kadim kokusunu içime çekerek yazmak istiyorum. Sizler de yaptığınız işin ne kadar değerli olduğunu unutmayınız lütfen. Bu yozlaşmaya ve çürümeye yüz tutmuş toplumda; yazılan her bir dize, insanlara "Seni anlıyorum." diyebilen her bir şiir, hayal kırıklıklarını estetik bir özneye dönüştürebilen her bir sözcük bir umut ışığıdır. Sanatla uğraşmak zordur, emek ister belki ama yaşayabilmemiz için ona muhtacız. Ve hayatınızdan sabrın eksik olmamasını dilediğim şairler, umarım hayatınızın her anında Doğa'dan -en çok da doğadan- bir parça görebilirsiniz. Az önce de söylediğim gibi, doğa her yerdedir; belki de o yazlık yerdeki kitap standındaki o şiir kitabında, belki de o televizyonda izlediğiniz, oraya şiirle alakası olmayan bir amaçla çıkan o kişide...


