Ey! Üç maymunu oynayan,
Asrî çağın modern köleleri!
Gözleriniz mi kör,
Yürekleriniz mi sağır?
Teslim mi oldunuz sessizce,
Yoksa "neme lazım"cılık mı ağır bastı sizde?
Söndü yıldızları Kudüs'ün,
Göğüne kandil oldu kandan güller.
Elleri arkadan bağlı,
Henüz reşit olmadan gömülen ölüler...
Ey Körfez’in suskun Müslümanları!
Sermayeniz mi eksilir, rahatınız mı kaçar?
Yoksa ellerinde şantaj videonuz mu var?
Hangi günahın ardına saklandınız?
Unutmayın, mahşeri var provası var!
Ey! iki ağaç için dünyayı ayağa kaldırıp
“Doğa!” diye slogan atan duygu vampirleri!
Yirmi birinci asırda,
Açlıktan kum yiyen minikler var.
Çocuğuna bir parça un arayan analar,
Bir tas yemek için didişenler,
Başından aşağı dökülse de kaynar çorba,
Yanmayı göze alanlar var!
Açlık nedir, bilir misiniz?
Hiç onların yerine koydunuz mu kendinizi?
Bunlar rahatsız etmez de,
Kimlikleri mi, rahatsız eder yoksa sizi!
Ne oldu o göstermelik duyarlılığınıza?
Beton mu döküldü kalbinizin ışığına?
Yardım eder gibi görünüp
El öptürüp masum çocuklara,
Arkadan sıkılan kurşunlar
Kanatmıyorsa ciğerinizi,
Eşitlik, adalet diye yormayın kendinizi.
O iskeletleşmiş bedenler,
Nasıl sızlatmaz bir yüreği?
Yoksa ağababalarınız mı dedi size:
Artık"Kanadı kırık kuşları sevmeyin!" diye...
Bu çağda yapılan bir soykırım
Sayılmaz mı şiddet suçu?
Hani nerde;
“Bir can ölse oralı olan” yüreğimiz?
Ayaklanmayı biz;
Siros Adası’nda israil’e geçit vermeyen Yunan’dan mı öğreneceğiz,
Yoksa Tel Aviv sokaklarında
Kendi hükümetine baş kaldıran yahudi halktan mı?
Ey devrimciler!
Ey özgürlük savaşçıları!
Nerdesiniz?
Nerde o duvarlara yazdığınız
“Filistin’e özgürlük!” sloganlarınız?
Hani en çok siz savunmuştunuz Filistin’i?
Yoksa ideolojiniz marjinal, sözleriniz pragmatik miydi?
Sadece kitap sayfalarında mı kaldı?
Antiemperyalist jargonlarınız...
Bakın, insanlar kevgire döndü!
Ne bekliyorsunuz daha?
Haydi! ayaklansanıza!
Hangi korkunun sessizliğidir?
Bu lâl vicdanlarınız..
Karanlık, dev bir tül gibi sardı göğü,
kanat çırparken unutulmuş
melek gibi,
susuz bir kehanetin buğusunu çektim içime,
çölde çatlamış ayna gibiydim
bilmediğim duygunun, kuyusuna eğildim.
belki de varoluşun en eski sezgisiydi bu
göle atılan taşların yankısı gibi,
kurak bir suyun son duası...
sır gibi süzüldüm zamanın kıvrımlarında;
sörf yaptım, tenime ışıldayan gecenin damarında
görünmez bir pusulanın iğnesini batırdım kalbime.
gökyüzündeki yıldız tozunu sürdüm
güz yanığı yaralarıma bu gece.
Ay kanadı;
öksüz bir tılsım vardı.
geceyi kavuran keşişleme,
kırık zamanlardan esen bir uğultuyla
kulağıma aşk fısıldadı.
karanlık ormanda kaybolmuş bir çocuk gibi ürperdim,
dallar arasında asılı duran
eski bir çan gibi çınladım bu gece...
Hani derler ya kanlı ay uğursuzdur;
benim içinse yırtık kaderimin işaret fişeği oldu.
sevebilir miydim başkasını?
hiç öğrenmediğim bir şey bu;
henüz söylenmemiş dua,
ruhuma asılan göçmen bir sır,
gecenin kanadına sürülen
sessiz bir nida oldu gizlice.
Kim bilir hayat belki sürprizlere gebedir,
hangi yarım kalmış masalda
henüz bilmediğim sabahlar doğurur kimbilir?
hangi görünmez denizlere
gümüşten köprüler kurardı?
ve ben kayıp mevsimler gibi
hangi ormanda yeşerir,
gökkubbenin altında yankılanan
kadim bir şarkı olurdum yeniden,
göğün kemerinde asılı kaldım öylece...
Yıldızlar sellektör yapıp durdu gözüme,
ay gülümsedi gümüş dişleriyle.
belki yarın, kanlı ay gidince gökyüzünden
zaman ve kaderin müziği çalar aynı notadan;
parlak bir yıldız gibi
gelip konar saçlarıma aşk,
adıma şiirler yazar sevgili.
karanlık, korkulacak bir şey değildir belki..
Ömrün harman yerinde esip geçti sert rüzgâr
Tekrar koşup yanıma gelsen de anlamı yok
Yazdan eser kalmadı her tarafım şimdi kar
Gözyaşımı elinle silsen de anlamı yok
Geceler zindan oldu uykular kaçıp gitti
Sana olan inancım hepten tükenip bitti
Verdiğin boş sözlerin bil ki canıma yetti
Göğsümdeki sızıyı bilsen de anlamı yok
Yıllar yılı özlemle yollarına bakmıştım
Sevda denen ateşi tek başıma yakmıştım
Sevginle yüreğimde hülyalara akmıştım
Hasretinden, kahrından ölsen de anlamı yok
Soldu bütün çiçekler açmaz artık bu bağda
Yalnızlığın yükünü taşırım ahir çağda
Tek başıma kalsam da yoksun artık dimağda
Yeni baştan gönlümü çelsen de anlamı yok
Seğmenoğlu son verdi artık bu efsaneye
Umutlar birer birer çekildi hep sineye
Ömrü kurban eyledim boşa giden seneye
Yalvararak bağrını delsen de anlamı yok
Seğmenoğlu (Dr.Osman Akçay)
MED CEZİR
Gün gelir karınca olur,
File kafa tutarsın.
Gün gelir fil olur,
Karıncadan korkarsın.
Gün gelir deli derler,
Alaylı gözle bakarlar.
Gün gelir ne akıllı adammış derler,
Senin bir sözünle peşinden giderler.
Gün gelir hakkını ararsın,
İşin mi yok derler.
Gün gelir hakkını aramazsın,
Ne aciz adam derler.
Gün gelir bilgini paylaşmak istersin,
Ne çok konuşuyor derler.
Gün gelir sükût edersin,
Gönül adamı derler.
Gün gelir sana da şair derler,
Bana da şair derler.
Gün gelir derler dostum,
Yapmadan yaptı derler.
Muhsin yener
08/08/2007
Bana en çok seni
otobüs durakları unutturdu.
Hiçbiri
gideceğim yere karşı çıkmadı.
Kartımı okuttum.
Cihaz
yetersiz bakiye demedi.
Bir durak eksiksin,
dedi sanki.
Şoför aynadan baktı.
Yüzüm
arka koltuklarda kalmış olabilir.
Cam kenarına oturdum.
Şehir,
kırmızı ışıklarda nabzını ölçtürüyor.
Yeşil yanınca
taburcu oluyor.
Yan koltuktaki çocuk
biletini cebine koymak yerine
yumruğuna bastı.
İnmeye kıyamadı.
Son durakta
herkes indi.
Otobüs inmedi.
Besmeleyle açıldı gönül defteri,
Satır satır ömrüm düştü sayfaya.
Kimi zaman hasret oldu kelâmım,
Kimi zaman yakarıştı Mevlâ'ya.
Bir nefestim geldi geçti bu dünya,
Ne taht kaldı ne de kalan saltanat.
Yazdıklarım ibret olsun diyedir,
Sözün özü Hakk'adır her emanet.
Gördüm nice gelip geçen kervanı,
Toprak örttü nice beyleri hanı.
Baki kalan bir duadır dildeki,
Gerisi hep rüzgârın nişanı.
Aşk ile yazıldı gönlün feryadı,
Bazen gözyaşıdır bazen muradı.
Okuyanlar kusuruma bakmasın,
Kulun sermayesi ihlâs ve adı.
Ne övgü isterim ne de bir alkış,
Hakikat yolunda sürsün bu yürüyüş.
Bir gün benim de sesim kesilince,
Şahit olsun bu satırlar ve bu bakış.
Kalem kırılır, sayfalar kapanır,
Hüküm yalnız âlemlerin Rabbinindir.
uzak masalların dilek ağacıyım
gözlerini kısıp gövdemdeki reçinenin
kokusuna tutunda gel
bulutların şimşeklerin valsi en tepemde
dans etmek istersen güçlü dallarım
yeşil yapraklarım eşlik
eder sana
yok uzanıp yatmak istersen gölgeme
toprağımın tavı tıknaz otlarımın
yumuşaklığı yeter
gel !
heybenin dolu olmasına
saçlarının ıhlamur kokmasına gerek yok
sabahımın aydınlığına gecemin tamburasına dokun
sokağın menevşesinde gölgeleri uyut da gel
dudağımda mor salkımlı
ağdalı hüzünler
elimde gümüşten sini
bir bardak su
kapımda bakırdan el
aynalı tokmak
gelince ses ver
güneşin selamı var seherin serinliği
üç vakte tomurcuklanacak bahtımızın gülleri
avluda bir sepet elma
bir testi şarap
masanın umudu sandalyelerin körpecik
güftesi var
gel-e
mez
sen
ne bağ var ne bağban ne gül ne de gülşen
dilimde olmayacak bir duanın kırık dökük
sünepe gözyaşları
bir de
kapının üstündeki paslı sundurmanın
kekeme kuşları
firuzem
2511202505:08
Beni bir gurbetin karnında unuttular
uzaklığa doğdum
ilk ağlayışım
bir yere varamamanın
en eski biçimiydi
Demi kaçmış bir gecenin
karanlığını çiğnedim ömrümce
dişlerimin arasında
siyah bir hüzün sigarasından
sönmeyen bir iz kaldı
dudaklarımda terk edilmiş bir küllüğün rengi
gözlerimde
kimsenin üstlenmediği bir sarılık
Beni bile isteye
en uzun gecede sancılandılar
adımın başına kara düştü
kaderim kışın yüzünden kesildi
daha kundaktayken
uzaklık büyüdü içimde
Ellerimde tutuşan karla
top oynamadım ben
avuçlarımda
kardan önce üşüyen
bir şey vardı
şiirlere sığındım
şiirler benden üşüdü
Yüzümden
güllere küskün bir mevsimin
ağıdını sildim
tuzu aktı dilime
/tuzu
bir yaranın denize öğrettiği
tadı iyi bilirim ben
bundandır
şiirlerim tuz kokar
her dizem
kıyıya vurmuş
geri dönememiştir benim
Kalbimin yosun tutan yönünde
kuzeyin sensizliği var
pusulamın ibresi
sana döndükçe
kendimden şaştım
bensizlik
ne çok tanıdık bana
İki yitiğim var bu sersefil aşkta
biri kışa doğan ben
öteki
ayazında seni ararken
senden de kendinden de üşüyen ben
Sen mi...
sen hiç olmadın ki.
yokluğun bile
benden daha gerçek durdu
bu hayatta
ben kendime yetişemediğim kadar
sana
hep geç kaldım
En çok kendime dargınım
seni sevdiğim kadar
uzaklığını da sevdim diye
dargınım bana
yarama merhem aramıyorum hayır
kanamanın el yazısını ezberliyorum
Bu yüzden hep
ben sana yolcu
kendime bir valiz dolusu kadar yokum
valizimin dibinde
hangi istasyona kesildiğini okuyamadığım bir bilet var
bir de küçücük bir eldiven
bir teki bende
öteki kimin cebinde
s o r m u y o r u m
sormaya korkuyorum
ya bir gün
bütün yolları bitirip
o eli bulursam
ve o el
beni hiç tanımazsa
diye
sormucam
_beyhude/22 Aralığa doğmak...
.....
seni seviyorum
direncimle başa çıkabildiğim taktirde
ellerimi kirletmeden
geçebiliyorsam eğer bu yoldan
bir kez daha sana yürürüm inan
....
hangi bahardan çekip çıkarıp
esrarını emanetçiye emanet ettiğim
yezit bir rüzgarın kıvrımlarına sırnaşan
es gülüydün sen
estikçe beni bana hatırlatan
...
tut iki yakamdan bir hazan vakti
bahçene sürgün et yine
içim,, dışım,, bütün varlığım,,
şikayetçi değil esaretine
..
ve çıkartıp yara bandını yüzümden
bir şişe köpek öldürenide bitirdikten sonra
dur durak bilmediğimiz sevişmelerin ortasına at kendini
ıtri''den dinlediğimiz tıngırtı eşliğinde
.
yağma yok
sen beni kadınlığınla rezil edeceksin
kanlanmış gözbebeklerin
kan kusarken dudakların
balyaj atılmış gecelere
izimizdeki şarapçı diyeceksin
Serhat Ülker
kelime haznemde tükense de
aşkı tarif ettiğim kelimeler
aşkı şişeyle değil
şiirle bölüşenlerdenim ben
yazdıkça…
aşkı azaltıyor muyum
ya da çoğaltıyor muyum
bilemesem de…
yazmayı içmeye tercih edip
bıçağın keskin tarafında uyuyanlardanım
vurgun yemekten korkmayan
bıçkın süngerciler gibi
dalıp aşkın en derinine
nefes bile almayanlardan
aşkı zemzem bilip
yayan yapıldak çöle yürüyenlerdenim
günah olanı
günahsız sevenlerden
bir b/ela göz uğruna
serden geçenlerdenim
sevdası için…
Hayber'de, Hz Ali
surlarda, Ulubatlı Hasan
Çanakkale'de, Seyit onbaşı olup
yalın yürek savaşanlardanım
içinde kum fırtınaları eskise de
aşka toz kondurmayanlardan
yarasını annesinden saklayan çocuklar gibi
aşkı köşe bucak saklayıp
aşkı…
dile sakız etmeyenlerdenim
unutmak dediğin kelamı
sildim ben alfabemden
kırk yılda bir bulduğunu
kırk yılda bile
u n u t m a y a n l a r d a n ı m
I.
Ey gönül, derd ile nâlân olmağın mâhı nedir?
Gözyaşı seylâbı seyreyle ki, billâhı nedir?
(Ey gönül, dertle ve iniltiyle dolup taşmanın sebebi nedir?
Gözyaşı selini seyret de Allah aşkına bunun hikmeti nedir?)
II.
Gül-i handânı unutturmadı zîrâ ki bu kış,
Hâr-ı hicrân ile bülbül çekenin âhı nedir?
(Çünkü bu kış, gülen gülü unutturmadı;
Ayrılık dikeniyle bülbülün çektiği o ahın sebebi nedir?)
III.
Künc-i gurbette kalan cân u tenin mîrâsı,
Bir avuç hâk ile bir fânînin gümrâhı nedir?
(Gurbet köşesinde kalan can ile tenin mirası,
Bir avuç toprak ile bir fâninin dalgınlığı nedir?)
IV.
Ey Mer'aşi Osman, yazılan nâme-i aşkın faslı,
Defter-i ömr içre bu gavgânın beyhûdesi nedir?
(Ey Maraşlı Osman, yazılan aşk mektubunun faslı,
Ömür defterinin içindeki bu kavganın boşunalığı nedir?)