Ah
Ne çok hayat geçti gitti bu şehirden asırlardır
Öylece mevsimli mevsimsiz
Öylece bakışları yerde
Kimi
Tahta bavullarına tıkıştırıp
Siyah beyaz filmlerin safkan aşklarını
Kimi
Doldurup bohçalarına
Sırtlanarak soğuk benizli iki göz odalı varoşlarını
Varıp Haydarpaşa garına
Üstlerine basa basa
Bin bir umutla trenden inenlerin
Geldikleri gibi gittiler
Kaçarcasına yığılıp vagonlara
Bir İstanbul eksildi
Bir İstanbul çoğaldı o sıra
Kimi dayanamadı yola
Yoldan döndü
Kimi dayanamadı hasrete
Yolda öldü
Kimi hiç düşünmedi
Ne ölmeyi ne dönmeyi
Ölmese de bir daha hiç görünmedi
Ben hiç düşünmedim gitmeyi
Giderdim ama sen vardın burada
İstemiyorsun madem git
Durma
Hem
Kuşlar da gider birazdan
Balıklar da
Olsun
İsteyen istediği yere gitsin
En başta otogarlar gitsin
O Nuh nebiden kalma asık suratlarıyla
Gözlerinle
O bazı geceler ördüğüm saçlarının
Ele avuca sığmayan dalgasını da al istersen
Onlardan çok var burada
Geceye baksam gözlerin
Gün aşırı gölgenin peşinde aşındırdığım yollar baksam
Saçların
Gideceksin ya şimdi birazdan ya da her an hani
En iyi yaptığım şeyi yapacağım peşinden
Çok iyi bilirim beklemeyi
Kapı da bilir
Duvar da
İstasyon da
Mezarlık da
Bu yüzden ölüler memnundur halinden
Bakkal endişeli
Fırıncı telaşlı
Duraklar tedirgin
Çayını da bitirmemişsin
İstemiyorsannn
Merak etme beni hiç e mi
Benim yüzümden kalma burada
Yapacak çok sey var hem bana burada
Mesela
Kapıyı ilk çaldığın o anı yaşayacağım daima
Sen kapıyı tıklayacaksın
Kim o demeden açacağım kapıyı
Usanmadan her defasında
Ve karşımda
O çocuksu
O coşkulu yüzün
Seni görmenin mutluluğu nasip olan
Benim o şapşal
O ablak suratım karşında
Altında ilk defa öpüştüğümüz sokak lambası
Elini tutmak için ıskaladığım bütün duraklar
Sıkılınca sustuğumuz
Sustukça sıkıldığımız anlar da burada
Çimenler var mesela
Onlar da gitmez benim gibi hiç
Senin gövden koksun diye şehir
Keserim onları sık sık
Ben buradayım yani
Yani kapının ardında hep
Kırmızı burnunu kaybetmiş
İşsiz palyaço gibi kımıltısız
(Burnum ağlamaktan değil
Palyaçoluktan kızarık
Meraklanma)
Madem ki istiyorsun
Durma git
Tam mevsimi şimdi gidişlerin
Duracak nasıl olsa
Fısıltıların bir musiki gibi kulağımda
Usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış
Dudak izin daima boynumda
Ellerin en son seviştiğimiz yerde kalacak
Sarmaş dolaş uyanışlarımız hâlâ yatakta
Uyanır uyanmaz yine sevişmelerimiz
Bütün orgazm sigaralarımız
Ve çarşafta terin hâlâ
Bak ben buradayım sonra
Kapı da
Duvar da
Mezarlık da
"" Tek şehrimdin sen oysa ""
....
MED CEZİR
Gün gelir karınca olur,
File kafa tutarsın.
Gün gelir fil olur,
Karıncadan korkarsın.
Gün gelir deli derler,
Alaylı gözle bakarlar.
Gün gelir ne akıllı adammış derler,
Senin bir sözünle peşinden giderler.
Gün gelir hakkını ararsın,
İşin mi yok derler.
Gün gelir hakkını aramazsın,
Ne aciz adam derler.
Gün gelir bilgini paylaşmak istersin,
Ne çok konuşuyor derler.
Gün gelir sükût edersin,
Gönül adamı derler.
Gün gelir sana da şair derler,
Bana da şair derler.
Gün gelir derler dostum,
Yapmadan yaptı derler.
Muhsin yener
08/08/2007
Bana en çok seni
otobüs durakları unutturdu.
Hiçbiri
gideceğim yere karşı çıkmadı.
Kartımı okuttum.
Cihaz
yetersiz bakiye demedi.
Bir durak eksiksin,
dedi sanki.
Şoför aynadan baktı.
Yüzüm
arka koltuklarda kalmış olabilir.
Cam kenarına oturdum.
Şehir,
kırmızı ışıklarda nabzını ölçtürüyor.
Yeşil yanınca
taburcu oluyor.
Yan koltuktaki çocuk
biletini cebine koymak yerine
yumruğuna bastı.
İnmeye kıyamadı.
Son durakta
herkes indi.
Otobüs inmedi.
Besmeleyle açıldı gönül defteri,
Satır satır ömrüm düştü sayfaya.
Kimi zaman hasret oldu kelâmım,
Kimi zaman yakarıştı Mevlâ'ya.
Bir nefestim geldi geçti bu dünya,
Ne taht kaldı ne de kalan saltanat.
Yazdıklarım ibret olsun diyedir,
Sözün özü Hakk'adır her emanet.
Gördüm nice gelip geçen kervanı,
Toprak örttü nice beyleri hanı.
Baki kalan bir duadır dildeki,
Gerisi hep rüzgârın nişanı.
Aşk ile yazıldı gönlün feryadı,
Bazen gözyaşıdır bazen muradı.
Okuyanlar kusuruma bakmasın,
Kulun sermayesi ihlâs ve adı.
Ne övgü isterim ne de bir alkış,
Hakikat yolunda sürsün bu yürüyüş.
Bir gün benim de sesim kesilince,
Şahit olsun bu satırlar ve bu bakış.
Kalem kırılır, sayfalar kapanır,
Hüküm yalnız âlemlerin Rabbinindir.
uzak masalların dilek ağacıyım
gözlerini kısıp gövdemdeki reçinenin
kokusuna tutunda gel
bulutların şimşeklerin valsi en tepemde
dans etmek istersen güçlü dallarım
yeşil yapraklarım eşlik
eder sana
yok uzanıp yatmak istersen gölgeme
toprağımın tavı tıknaz otlarımın
yumuşaklığı yeter
gel !
heybenin dolu olmasına
saçlarının ıhlamur kokmasına gerek yok
sabahımın aydınlığına gecemin tamburasına dokun
sokağın menevşesinde gölgeleri uyut da gel
dudağımda mor salkımlı
ağdalı hüzünler
elimde gümüşten sini
bir bardak su
kapımda bakırdan el
aynalı tokmak
gelince ses ver
güneşin selamı var seherin serinliği
üç vakte tomurcuklanacak bahtımızın gülleri
avluda bir sepet elma
bir testi şarap
masanın umudu sandalyelerin körpecik
güftesi var
gel-e
mez
sen
ne bağ var ne bağban ne gül ne de gülşen
dilimde olmayacak bir duanın kırık dökük
sünepe gözyaşları
bir de
kapının üstündeki paslı sundurmanın
kekeme kuşları
firuzem
2511202505:08
Beni bir gurbetin karnında unuttular
uzaklığa doğdum
ilk ağlayışım
bir yere varamamanın
en eski biçimiydi
Demi kaçmış bir gecenin
karanlığını çiğnedim ömrümce
dişlerimin arasında
siyah bir hüzün sigarasından
sönmeyen bir iz kaldı
dudaklarımda terk edilmiş bir küllüğün rengi
gözlerimde
kimsenin üstlenmediği bir sarılık
Beni bile isteye
en uzun gecede sancılandılar
adımın başına kara düştü
kaderim kışın yüzünden kesildi
daha kundaktayken
uzaklık büyüdü içimde
Ellerimde tutuşan karla
top oynamadım ben
avuçlarımda
kardan önce üşüyen
bir şey vardı
şiirlere sığındım
şiirler benden üşüdü
Yüzümden
güllere küskün bir mevsimin
ağıdını sildim
tuzu aktı dilime
/tuzu
bir yaranın denize öğrettiği
tadı iyi bilirim ben
bundandır
şiirlerim tuz kokar
her dizem
kıyıya vurmuş
geri dönememiştir benim
Kalbimin yosun tutan yönünde
kuzeyin sensizliği var
pusulamın ibresi
sana döndükçe
kendimden şaştım
bensizlik
ne çok tanıdık bana
İki yitiğim var bu sersefil aşkta
biri kışa doğan ben
öteki
ayazında seni ararken
senden de kendinden de üşüyen ben
Sen mi...
sen hiç olmadın ki.
yokluğun bile
benden daha gerçek durdu
bu hayatta
ben kendime yetişemediğim kadar
sana
hep geç kaldım
En çok kendime dargınım
seni sevdiğim kadar
uzaklığını da sevdim diye
dargınım bana
yarama merhem aramıyorum hayır
kanamanın el yazısını ezberliyorum
Bu yüzden hep
ben sana yolcu
kendime bir valiz dolusu kadar yokum
valizimin dibinde
hangi istasyona kesildiğini okuyamadığım bir bilet var
bir de küçücük bir eldiven
bir teki bende
öteki kimin cebinde
s o r m u y o r u m
sormaya korkuyorum
ya bir gün
bütün yolları bitirip
o eli bulursam
ve o el
beni hiç tanımazsa
diye
sormucam
_beyhude/22 Aralığa doğmak...
.....
seni seviyorum
direncimle başa çıkabildiğim taktirde
ellerimi kirletmeden
geçebiliyorsam eğer bu yoldan
bir kez daha sana yürürüm inan
....
hangi bahardan çekip çıkarıp
esrarını emanetçiye emanet ettiğim
yezit bir rüzgarın kıvrımlarına sırnaşan
es gülüydün sen
estikçe beni bana hatırlatan
...
tut iki yakamdan bir hazan vakti
bahçene sürgün et yine
içim,, dışım,, bütün varlığım,,
şikayetçi değil esaretine
..
ve çıkartıp yara bandını yüzümden
bir şişe köpek öldürenide bitirdikten sonra
dur durak bilmediğimiz sevişmelerin ortasına at kendini
ıtri''den dinlediğimiz tıngırtı eşliğinde
.
yağma yok
sen beni kadınlığınla rezil edeceksin
kanlanmış gözbebeklerin
kan kusarken dudakların
balyaj atılmış gecelere
izimizdeki şarapçı diyeceksin
Serhat Ülker
kelime haznemde tükense de
aşkı tarif ettiğim kelimeler
aşkı şişeyle değil
şiirle bölüşenlerdenim ben
yazdıkça…
aşkı azaltıyor muyum
ya da çoğaltıyor muyum
bilemesem de…
yazmayı içmeye tercih edip
bıçağın keskin tarafında uyuyanlardanım
vurgun yemekten korkmayan
bıçkın süngerciler gibi
dalıp aşkın en derinine
nefes bile almayanlardan
aşkı zemzem bilip
yayan yapıldak çöle yürüyenlerdenim
günah olanı
günahsız sevenlerden
bir b/ela göz uğruna
serden geçenlerdenim
sevdası için…
Hayber'de, Hz Ali
surlarda, Ulubatlı Hasan
Çanakkale'de, Seyit onbaşı olup
yalın yürek savaşanlardanım
içinde kum fırtınaları eskise de
aşka toz kondurmayanlardan
yarasını annesinden saklayan çocuklar gibi
aşkı köşe bucak saklayıp
aşkı…
dile sakız etmeyenlerdenim
unutmak dediğin kelamı
sildim ben alfabemden
kırk yılda bir bulduğunu
kırk yılda bile
u n u t m a y a n l a r d a n ı m
I.
Ey gönül, derd ile nâlân olmağın mâhı nedir?
Gözyaşı seylâbı seyreyle ki, billâhı nedir?
(Ey gönül, dertle ve iniltiyle dolup taşmanın sebebi nedir?
Gözyaşı selini seyret de Allah aşkına bunun hikmeti nedir?)
II.
Gül-i handânı unutturmadı zîrâ ki bu kış,
Hâr-ı hicrân ile bülbül çekenin âhı nedir?
(Çünkü bu kış, gülen gülü unutturmadı;
Ayrılık dikeniyle bülbülün çektiği o ahın sebebi nedir?)
III.
Künc-i gurbette kalan cân u tenin mîrâsı,
Bir avuç hâk ile bir fânînin gümrâhı nedir?
(Gurbet köşesinde kalan can ile tenin mirası,
Bir avuç toprak ile bir fâninin dalgınlığı nedir?)
IV.
Ey Mer'aşi Osman, yazılan nâme-i aşkın faslı,
Defter-i ömr içre bu gavgânın beyhûdesi nedir?
(Ey Maraşlı Osman, yazılan aşk mektubunun faslı,
Ömür defterinin içindeki bu kavganın boşunalığı nedir?)
geleceğimin yırtıldığı anı gördüm
son direncim de kırıldı gitti o an ellerimden
ve
ilk defa ölüm
içimdeki bir şeyi bitirmek için gelmişti bana
izledim ölümümü
ben ömrümü ömrüne eklemeye hazırken
o uzaktan bir tanıdıkmışım gibi
öylesine
birkaç damla yaşla toprağa verip bedenimi
kolaylıkla beni unutmuştu bir anda
kırgınlıklar kaldı
tüm sözler anlamını yitirdi
ben cesedime bakıyordum bir yabancı gibi
bir sela daha okunuyordu ruhumda adımla
ama bu sefer farklıydı
hiçbir şey hissedemedim
bir yalancı gibi ağladım
sadece ağladım
ölenin duygularım olduğu anlaşılmasın diye
ağladım delice
ne gitmeye hâlim vardı
ne de kalmaya cesaretim
ama saklanacak yer de yoktu
en iyi yaptığım şeyi yaptım
binlerce maske geçirip yüzüme
on binlerce cesedimi yükleyip sırtıma
kahkahalar attım en yüksek perdeden
hâlâ çok sevilirmiş gibi
hâlâ vazgeçilmez bir aşka sahipmiş gibi
kahkahalar attım çılgınca
oysa
az önce toprağa verilmiştim
hem de tıpkı bir yabancı gibi
Gözlerimi açtım —
ışık değil, anlam aradım.
Ama anlam sessizdi,
ve sessizlikte yankılanan bendim yalnızca.
Dağlara baktım:
Taşlar bile bir amaçla duruyor gibiydi.
Ben ise,
kendi varlığımın ağırlığını taşıyan bir soru işaretiydim.
Güneş doğdu —
bir mucize değil, bir alışkanlıktı.
Ama ben, her sabah yeniden,
bu alışkanlığa şaşırmayı seçtim.
Belki de yaşam,
bir nedeni olmadan sürdürebilme cesaretidir.
Belki ışık,
karanlığı anlamak için vardır.
Ve ben,
ne kurtuluş arıyorum artık
ne sonsuzluk.
Yalnızca,
bu anlamsızlığa kendi adımı verebilmenin huzuru.
Sinan Bayram