Beyazın en eski omzuna çıktım.
Arkamda rüzgârın kürkünden dikilmiş uzun bir yalnızlık.
Önümde karı değil, zamanın kemiklerini koklayan sekiz sibirya kurdu.
Hiçbiri aynı renkte ulumuyor.
Biri çocukluğumu çekiyor.
Biri annemin sustuğu günü.
Biri adını unuttuğum bir nehri.
En öndeki ise henüz yaşanmamış bir yarını.
İpler avuçlarımda değil artık.
Avuçlarım, iplerin içinde büyüyor.
Koşuyoruz.
Kar, yeryüzünün kapatamadığı eski bir mektup.
Her pati darbesinde bir harf havalanıyor.
Arkamızda bembeyaz bir alfabe kalıyor.
Okumaya yetişemiyorum.
Rüzgâr yüzümü geçip
geçmişimi soyuyor.
Kürkümün içinden başka bir kadın çıkıyor.
Omuzlarında donmuş kuş göçleri.
Saçlarında kuzey ışıklarının kırık kaburgaları.
Gözlerinde hiç erimemiş bir ilkbahar.
Gökyüzü, içinden kurtlar geçen mavi bir akciğer.
Nefes aldıkça kar yağıyor.
Nefes verdikçe çocuklar büyüyor.
Bir uçurumun kenarında zaman diz çökmüş.
Elindeki aynayla ölümü tarıyor.
Geçiyorum.
Aynam arkamdan geliyor.
Bir ara bütün sessizlik tek bir kurdun ensesinde toplandı.
Döndü.
Bana bakmadı.
İçimde o eski kadına baktı.
İnsan, en çok kendi izini çeken hayvana benziyormuş.
Ve kar...
Bütün beyazlığıyla
yalnızca
Tanrı’nın silmeye kıyamadığı eski bir müsveddeymiş.
Hatice Güzen