Zamanın hünerini kaybettiği,
Mevsimlerin hep kış olduğu,
Takvimin zemheride takılı kaldığı
bir ev var.
Mazinin en kuytu köşesine atmak istediğim,
ama her gün kapımı hoyratça çalan bir ev.
Hasta olmak yasak bu evde,
Düşe kalka büyümek yanlış.
Gülmek bile ölçülü,
Ağlamaksa zaten sömürü.
Bu evde oynanan oyunların altında
neşe değil, hüzün yatar.
Saklambaç,
yaraları gizlemek için oynanır mesela.
Yaran solundaysa soluna,
sağındaysa sağına saklanırsın.
Pusuda bekleyen o öfkeli bakışlara
sobelenmemek için
en usta oyuncu kesilirsin;
sessizce saklanırsın.
Sonra tıp oynanır
Canin ne kadar yanarsa yansın
Ses çıkarmayınca
Acının kazandığı
Varlığın kaybettiği
Kelimelerin birer yumru olup
yutkunmaya mani olduğu,
Anneliğin ayrı çocukluğun ayrı kanadığı bir ev...
Kapıları hep kapalıdır dış dünyaya,
kimsenin gerçekten giremediği.
Pencerelerinden ışık sızsa bile,
içeriye hiçbir sabahın uğramadığı....
Duvarlarında çivi izleri değil,
susmaların asılı olduğu.
Her odasında yarım kalmış cümleler,
yutulmuş itirazlar, yutkunmuş hıçkırıklar..
dudakta kuruyup kalmış anneler vardı.
Bu evde saatler ilerlemez,
yalnızca insanlar eskirdi.
Bir çocuk büyürdü,
boyu uzar, sesi değişirdi,
ama korkusu hep aynı yaşta kalırdı.
Mutfaktan gelen tabak sesi bile
bir alarm gibi çarpardı kalbe.
Ayak seslerinden ruh hâli ezberlenir burada.
Kapının açılış ve kapanış biçiminden
o gece susulup susulmayacağı anlaşılırdı.
Bu evde herkes birbirine yakın,
ama kimse kimsenin yanında değil.
Anneler yorgunluğu içine gömer,
çocuklar gözyaşını yastığa.
Babalar çoğu zaman taş duvar olur;
sert, soğuk ve donuk...
Merdümgiriz