@eksik susmalar
30.08.2026
sana/sadece sana..
-insanunuturhatırlatılmazsa-…
-insanunuturhatırlatılmazsa-
bir göçü
taşıyorken
sen sırtında,
su.su.yor.um
şimdi...
ellerimden
önce
tenine
düşen
sesim,
hecelenip
sen oluyor
kelime/
kelime
dokunuyorum
sana
dönüşüyorum
sana..
her gece
yatağını
terk edip
delice
çağlayan
bir ırmak gibi
yalın/ayak
çırılçıplak
sana
koşuyor
çıkmaz
sokakların
kuytularında
gölgeler
çoğaltıyor
özlemle
çoğalıyor
teninin
üzerinden
renkli
taşlar
topluyorum
parmak ucu
dokunsallığımla.
yüreğimdeki
mühürünle
yol alıyorum..
içine
girip
büyüyen
içinde
kayan
vuslat
kırıntılarının
erozyonuyla
etrafa
saçılıyor
aklım
umursamıyor
yürüyorum
gece
yarısından
sabaha dek..
dilekler
adıyorum
yıldız
tozlarından
kaçmanı
diliyorum
benimle
bir başka
dünyaya.
kulaklarımda
kırgın
bir melodi
ince sızım...
ve sen ki
sevgili;
demek
tırnaklarını
çıkartıyorsun
oysa
sadece
etin acır
düştüğün
kuyularda
Yusuf
gözüyle
b.akıyordum.
öncesi
ve sonrasıyla
şekilsiz
kuyulara
düşerken
çocuk
tabanları
ne yaşar
insan
anlat bana...
AN(ı)larının
söküklerini
dikebilir misin?
düş terzisi
hassasiyetiyle..
çıkmaz
sokaklardan
dönen
kaç mülteci
tanıdın..
dönme
sırtını,
çevirme
yanaklarını,
öpüp
çıkacağım
çarpmadan
kapılarını
kanatlarını..
bazen
toplamlarından
sıyrılıyor
hayatın
eksiliyoruz
korkarak
veya
büyük
bir cesaretle
nakaratlarını da
unutuyoruz
şarkıların
ve kokularını
tenlerin
tırnaklarımızı
yiyerek
tüketiyoruz
kendimizi
ki bil/iyorum
işte
bu yüzden
sokuluyorum
kendi içime…
aynaların
şekilsizliğinde
kırılırken
gölgem,
taşınmaz
ırmaklarında
yıkanırken
yüzlerim
ben,
bir Adem
soyuyum dedi
mavi boyadı
göğümü...
yarı açık
unuttuğun
kapılardan
sızıyordu
günleri
zamAnın
ve biz,
bir biri
ardına
söylenmemiş
sözler
bırakıyorduk
bir merhabanın
ardında..
sonra
alışıyorduk
yani
birbirimize bile...
eksik
sayfalarda,
korsan
basım
kitaplar gibi
dizilmeden
raflara,
saklanıyorduk
bir kaç
parmak
ağırlığınca
dokunuşlarımıza
ki anlam
ilk kez
o zaman
azaldı
biçimsiz
eksik
haritalar
çizerken
omuzlarımıza...
ve biz ki
sevgili;
söylenmemiş
sözleri
öldürüp,
kavim kavim
serpiştiriyorduk
uyumadan
hemen önce
akacağımız
ırmağın/
yatağını
daha şık
yapsın diye
duygularımızın
üzerine..
kendimizi
kandırıyorduk,
kendimizin
uydurduğu
yalanlarda...
ben,
sağanak
oluyordum.
sen,
bir göçü
taşıyordun
sırtında..
bütün
inandıklarımız
bu yüzden
sırılsıklam
oluyordu
sadece...
anımsa,
bir çocuk
uykusu
buluyordun
erken
kalktığın
sabahlara
bazen
karanlıktan
korkan
belkide
uslanmış
artık
şimdilerde...
çıplak
ayaklarınla
koşarken
sen
seslerini
duyuyorum
giderek
daha hızlı
her seferinde
biraz daha...
tabiri
yapılmayan
uykularda,
rüyalarına
uyurken
sen
ben
sayıklamadığın
bir düş/
-düm
tekrarlanırken
sözleriN...
sen
gidiyordun
evet
yüreğine
işaretlenmiş
bir ben
ve saçlarının
arasına
saklanmış
bir kaç
masal
kahramanıyla.
korkutulmuş
bir çocuğun
suskun
çığlığıyla
kaçıyordun
seni
izliyordum/
ve hiç
unutmadım...
söylenmemiş
sözlerini
merdivenleri,
saçlarını
ve savurmanı
şiddetini
sonra ki
bir yankı gibi
dağılmıştın
tüm boşluklarıma...
(...)
